Schopenhauer ve Aşk

Aşk nedir? Romantik kalpler için midemizde kelebekler uçuşturan, ruhumuza dokunan, varlığımızı derinden titreten bir duygu olarak tanımlanabilir. Aşk, bazen alışılagelmiş zaman kurallarını bir anda bozar; bir ömür, tek bir bakışa, bir dokunuşa, bir gülüşe sığabilir. Aşk, zamanın durduğu, geçmiş ve geleceğin anlamını yitirdiği, sadece o anın var olduğu bir deneyimdir. Ancak aşk, yalnızca mutlulukla sınırlı değildir. Aynı zamanda özlem, kavuşmanın sarhoşluğu, bir mektup bekleyişi, bir cümlenin eksikliği, kaybolan bir anın içinde kaybolma duygusudur.

Aşk, kelimelere dökülemeyecek kadar derindir. Ne kadar tanımlamaya çalışsak da aşk, yalnızca hissedilen bir duygudur. Ve bir kez ruhumuza dokunduğunda, o dokunuş her şeyin önüne geçer; hiçbir şey eskisi gibi olamaz.

Fakat YANILIYORSUNUZ. Şimdiye kadar söylediklerinizin tüm aşk tanımlarını bir kenara bırakın ve aşkı bir kez daha gözden geçirin. Çünkü aşk, yalnızca bireyin biyolojik bir dürtüsü, türünün devamını sağlamak için içgüdüsel bir ihtiyaçtan ibarettir.

Evet, yanlış okumadınız. Schopenhauer, aşkın sadece ve sadece türün devamlılığını sağlamak için var olduğunu savunur. Onun için aşkın gerçek amacı, “belli bir çocuğun dünyaya gelmesi”dir. Bu amaç ve hedef, taraflar bilincinde olmasa da, aşk hikayesinin en derin amacıdır. Oysa bizim düşündüğümüz derin tutkular, acılar ve romantik hayaller, Schopenhauer’a göre, yalnızca biyolojik türün çıkarına hizmet eden yanılsamalardır.

Schopenhauer’a göre, aşk bir bireyin bilincinde olduğu bir şey değildir. Birey, sağlığı, fiziksel özellikleri, genetik yapısı gibi faktörlerin etkisi altında bir süreç yaşar. Aşk, aslında içgüdüler tarafından yönlendirilir ve türün devamı için gereklidir. Aşk, “bireyin mutluluğunu artırdığını sandığı” bir duygudur; oysa asıl amaç, sadece türün varlığını sürdürmesi için yeni bir birey dünyaya getirmektir.

Aşkın romantik tanımlarını bir kenara bırakın. Schopenhauer’a göre, aşkı sadece kişisel hazlar ve duygular üzerinden tanımlamak yanlıştır. İnsan, kendisini birine bağladığında, bu bağlanma, türün varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. Schopenhauer’a göre, birey, “aşk” dediğimiz şeyin gerçek anlamını fark edemez. İnsanlar, birine bağlanırken, karakterine, güzelliğine ya da diğer kişisel özelliklerine bakarlar. Ancak bu bağlanmanın gerçek sebebi, biyolojik güdülerle ilgilidir. Aşk, türün devamını sağlamak amacıyla ortaya çıkar.

Schopenhauer, eş seçimiyle ilgili dört kriter belirler:

  1. Yaş
  2. Sağlık ve fiziksel uygunluk
  3. Kemik ve vücut yapısı
  4. Cilt ve ten rengi

Bu faktörler, biyolojik güdülerle türün devamlılığını güvence altına almak için gerekli olan koşullardır. Schopenhauer’a göre, kadınlar bu süreçte sadece doğurganlıkları ve annelikleriyle “doğurgan araçlar” olarak görülür. Kadınlar, türün devamını sağlamak için, genetik olarak güçlü ve sağlıklı erkeklerle eşleşmeye yönelirler. Erkekler ise, içgüdüsel olarak, güçlü genetik yapılarını aktarabilecek kadınlara yönelirler.

Schopenhauer’ın kadınlara bakış açısını eleştirirken, aynı zamanda bu görüşlerin onun aşk anlayışını nasıl şekillendirdiğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Kadınların “zayıf, mantıksız ve yüzeysel” olduklarını söylemek, elbette tartışmaya açıktır. Ayrıca, aşkı sadece türün devamını sağlamak için çalışan bir içgüdüsel davranış olarak görmek, aşkın derin ve çok katmanlı yapısını anlamaktan uzak bir yaklaşım olabilir. Schopenhauer’ın bu görüşleri, biyolojik tabanlı eş seçimini savunsa da, gerçek aşk deneyimlerinin yalnızca bu biyolojik dürtülerle açıklanamayacağı bir gerçektir.

Aşkın, sadece biyolojik bir gereklilik olmadığını düşünüyorum. Belki de bir kadın olarak, duygusal bir bakış açısına sahip olmam nedeniyle, Schopenhauer’ın bu görüşlerine karşı biraz daha eleştirel yaklaşıyorum. Aşk, duygusal bir bağ kurmaktan, bir arada olmanın hazzından, karşılıklı paylaşılan anılardan ibarettir. Elbette, biyolojik taban bu duyguları şekillendirebilir, ancak aşk, yalnızca türün devamı için yapılan bir biyolojik seçim değil, aynı zamanda insanın içsel dünyasında yaşadığı bir deneyimdir.

Evet, Schopenhauer’ın felsefesinde, aşkın biyolojik yönü belirleyici bir yer tutar. Ancak bu düşüncenin, aşkı yalnızca bir içgüdüsel dürtü olarak tanımlamak kadar dar bir bakış açısına sahip olduğunu düşünüyorum. Aşk, insanı yönlendiren, derin, anlamlı ve çok yönlü bir deneyimdir. Biyolojik güdüler, elbette vardır, ancak insanın birine duyduğu sevgi, bu içgüdülerin çok ötesindedir.

Sonuçta, aşkı yalnızca biyolojik bir içgüdü olarak görmek, onun her yönünü anlamak için yetersiz bir bakış açısıdır. Belki de aşık olmanın ve sevmenin derin anlamını keşfetmek, hem biyolojik hem de duygusal bağlarımızın ötesine geçmeyi gerektirir. Aşk, bir insanın kalbinde ve zihninde yaşadığı bir yolculuktur. Ve belki de asıl aşk, bu yolculuğun kendisidir.

(Schopenhauer alıntıları Aşkın Metafiziği kitabından alınmıştır.)

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın