Tanrılar, İnsanlar ve Kozmos: Sümer Mitlerinden Felsefi Çıkarımlar

Sümer Mitolojisinde Yaratılış ve Kozmos Düzeni

Sümer mitolojisinde yaratılış ve evrenin düzeni, çok güçlü bir şekilde tanrıların gücüne dayanır. Sümerlere göre, Tanrılar evreni ve dünyayı yaratmış, her şeyin düzenini onların iradesi belirlemiştir. İnsanlar ise Tanrılara hizmet etmek ve onların emirlerine uymak için yaratılmıştır. Bu inanç, insanların evrende ne kadar küçük ve kontrolsüz olduğunu düşündüklerini gösterir. İnsanlar, Tanrılar için çalışmakla yükümlüydüler, ancak yine de kendi özgür iradeleriyle dünyaya anlam katma çabası içindeydiler. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı gibi hikâyeler, insanın dünyadaki yerini ve varoluşsal amacını sorguladığını gösterir.

Bu mitlerin felsefi açıdan incelenmesi, Sümerlerin yalnızca bir uygarlık olarak değil, insan düşüncesinin temel yapı taşlarını oluşturan bir medeniyet olarak anlaşılmasını sağlar. Kaos ve düzen arasındaki denge fikri, günümüz bilimsel ve felsefi yaklaşımlarında da yankı bulur: Evrende mutlak düzen mi vardır, yoksa düzen dediğimiz şey, kaosu anlamlandırma biçimimiz midir?

Bu bakış açısı, evrenin düzenini belirleyen bir gücün varlığına dair düşüncelerle modern felsefede karşımıza çıkan “determinism” (belirlenimcilik) anlayışına benzer. İnsanların özgür iradeleri, evrenin Tanrılar tarafından belirlenen yasalarıyla sınırlıdır. Ancak bir yandan da insanın bu yasalar karşısında nasıl var olacağı, Tanrıların kendilerine sunacakları değerler ve kurallar üzerinden şekillenir. Yani, insanın kozmik düzenle olan ilişkisi, hem kendini hem de Tanrıları anlamlandırma çabasıyla iç içe geçmiştir.

Tanrılar ve İnsan İlişkisi: Güç, Bağımlılık ve Direniş

Sümer mitolojisinde Tanrılar, insanlara hükmetse de, aynı zamanda insanlardan da bir şeyler beklerler. Tanrılara tapmak, kurbanlar sunmak ve ritüellere katılmak, insanların görevleriydi. Ancak Tanrılar da insanların desteğine ihtiyaç duyarlar. Sümer yaratılış mitlerinde insanların yaratılışı, tanrıların yüklerini hafifletmek amacıyla gerçekleşir. Atrahasis Destanı’nda anlatıldığı üzere, başlangıçta yalnızca tanrılar vardı ve ağır işlerden genç tanrılar şikâyet ediyordu. Bunun üzerine bilgelik tanrısı Enki, ölü bir tanrının kanını ve toprağı karıştırarak insanı yarattı. Burada insan, doğrudan tanrıların ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmış bir varlıktır.

Bu bakış açısı, insanın özgürlüğüyle ilgili iki felsefi soruyu gündeme getirir:

  1. İnsan mutlak bir belirlenim içinde mi doğmuştur? Sümer mitolojisinde insanın varoluş amacı, tanrılara hizmet etmektir. Bu, determinist bir dünya görüşünü destekler. İnsan, tanrıların ona biçtiği rolü oynamak zorundadır. Bu anlayış, Orta Çağ’daki teolojik determinizmle benzerlik taşır: İnsan, tanrının iradesi doğrultusunda hareket eder.

Efendi-Köle Diyalektiği: Tanrılar da İnsanlara Muhtaçtır

Sümer mitolojisinde ilginç olan tanrıların insanlara bağımlı olmasıdır. İnsanlar, ibadetleri ve ritüelleri yerine getirmediğinde, tanrılar aç kalır ve öfkelenir. Örneğin, Büyük Tufan mitinde tanrılar, insanların yok olmasının ardından aç ve çaresiz kalır, bu yüzden pişman olup hayatta kalan Atrahasis’e teşekkür ederler. Bu, Hegel’in efendi-köle diyalektiği ile paralellik gösterir: Efendi (tanrılar), köleye (insanlara) hükmetse de, kölenin varlığı olmadan efendinin anlamı yoktur.

Bu açıdan bakıldığında, Sümer mitleri yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyopolitik bir yapıyı da yansıtır. Kralların ve rahiplerin tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olduğu düşünüldüğünde, halkın yöneticilere karşı konumu da benzer bir bağımlılık ilişkisi içindedir. Burada modern siyaset felsefesine dair önemli bir soru ortaya çıkar: İktidar mutlak mıdır, yoksa yönetilenlerin rızasına mı bağlıdır? Rousseau’nun toplumsal sözleşme kavramı, Sümer mitlerinde tanrılar ve insanlar arasındaki bu karşılıklı bağımlılıkla benzer bir yapı sunar.

İnsanın Tanrılarla Mücadelesi: Başkaldırı ve Sonuçları

Sümer mitolojisinde insanın tanrılarla ilişkisi her zaman itaat ve hizmetten ibaret değildir; zaman zaman isyan ve mücadele de içerir. Gılgamış, ölümsüzlük peşinde koşarak tanrıların iradesine karşı gelir. Ancak tanrılar tarafından sınırları hatırlatılır ve ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Gılgamış, ölümsüzlüğün mümkün olmadığını, bunun yerine yaşamına anlam katmayı öğrenmesi gerektiğini fark eder. Bu, Nietzsche’nin “üstün insan” fikrine zıt bir şekilde, insanın sınırlarını kabul etmesi gerektiğini ima eder. Bu, günümüz felsefesinde de çokça tartışılan bir konu olan “varoluşsal anlam arayışı”na benzer. İnsan, ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul ettiğinde, yaşamına anlam katmak ve bu anlamı kendisi yaratmak zorundadır.

Ancak burada ilginç bir nokta daha vardır: Gılgamış’ın başarısızlığı, insana verilmiş bir ceza değil, bilgelik kazanımıdır. Sümerler, insanın tanrılara başkaldırmasının kaçınılmaz olarak başarısız olacağını, ancak bunun yine de bir öğrenme süreci sunduğunu ima eder. Bu açıdan, insanın tanrılarla ilişkisi trajik bir boyut kazanır: İnsan, kendi kaderini aşmak ister, ancak bunu yaparken aslında kendi doğasını anlamaya başlar.

Modern felsefede, insanların ölüme karşı duyduğu korku ve ölümsüzlük arayışı, yine Gılgamış’ın hikayesinde olduğu gibi, kişinin yaşamını nasıl anlamlı hale getireceğiyle ilişkilendirilir. İnsan, varoluşunu ve yaşamını kendisi şekillendirerek, ölümü kabul edip yaşadığı dünyaya anlam katma yolunu seçer.

Sümer Mitolojisinin Günümüze Etkisi

Sümer mitolojisi, sadece eski bir inanç sistemi olmanın ötesinde, insanlık tarihinin evrensel sorularına dair çok önemli felsefi çıkarımlar yapmıştır. Bu mitler, insanın özgürlüğünü, Tanrılarla olan ilişkisini ve toplumsal yapıları nasıl anlamlandırdığını gösterir. Sümerler, insanın Tanrıların iradesine boyun eğmek zorunda olduğu bir dünyada, aynı zamanda bu dünyaya anlam katma çabasını da iç içe geçmiş bir şekilde ele almışlardır. İnsan, bir yandan evrende küçük ve bağımlı bir varlık olarak kabul edilse de, diğer yandan kendi özgürlüğü ve varlık amacını bulma çabasında olan bir özne olarak karşımıza çıkar.

Günümüzde, bu temalar hâlâ geçerlidir. Modern toplumlarda, insanların özgür iradesi, toplumsal normlar ve egemen yapılarla çatışma halindedir. Bu durum, insanın kendi varoluşunu anlamlandırma çabasını zorlaştırsa da, Sümer mitolojisi bu arayışın ne kadar eski ve köklü bir tema olduğunu gösterir. Sümerler, insanın kendisini, toplumunu ve Tanrılarını sorgulama yolunda önemli adımlar atmış ve bu düşünsel miras, bugünün felsefi sorularına ışık tutmaya devam etmektedir.

Mitler, belki de en eski felsefedir ve biz onlara her döndüğümüzde kendimizi ve dünyayı yeniden anlamlandırma şansı buluruz. Bu yazı, mitolojiyi sadece geçmişin bir kalıntısı olarak değil, düşünsel bir kaynak olarak ele alan bir giriş olabilir. Sümerler tanrıları, düzeni ve insanı nasıl anlamlandırdıysa, biz de bugün hayatımıza benzer sorularla mı bakıyoruz?

Platon Diyalogları

Bu yazının içeriği Platon diyalogları hakkında kısa kısa notlar..

PROTAGORAS

Bilgi ve erdem hakkındadır. Erdemin edinilmesi problemini ele alır.

Erdem öğretilebilir mi, öğretilemez mi? Çeşitli erdemler tek bir erdemin bölümü müdür, yoksa bir tek ve aynı şeyin çeşitli adları mı?

Protagoras siyaset sanatını, iyi yurttaş olmayı öğrettiğini iddia eder. Sokrates ise bunun öğretebilir bir şey olmadığını düşünür. Tartışmanın başında erdemin öğretilemeyeceğini dile getirir. Protagoras’a göre erdem birdir. Erdemin bölümleri ise doğruluk, dindarlık, ölçülülük, cesaret ve bilgeliktir. Sokrates tartışmanın sonunda şuraya varmakta: Doğruluk, ölçülülük, cesaret, dindarlık, bilgelik bilimdir. Bunlar bilimse erdem öğretilebilir.

“Kötü olmamızın tek bir nedeni vardır, o da bilginin yok olmasıdır.”
“İnsanlar kötü bir şeyi bilerek yapmazlar, doğamız gereği iyi şeyleri kötü şeylerden daha üstün görürüz.”

PROTAGORAS

KRİTON

Sokrates ölüm cezasına mahkum edilmiş ve hapishanede cezasını beklemektedir. Dostu Kriton gelir ve Sokrates’e kaçmasını istediğini söyler. Ancak Sokrates için önemli olan hapisten kaçmanın adil olup olmadığıdır.

“Önemli olan yaşamak değil, iyi yaşamaktır.”
“Ya çocuk sahibi olmamalı ya da yetişmeleri ve eğitimleriyle sonuna kadar uğraşmalı.”

Kriton

KHARMİDES

Erdemle ilgilidir. İnsanın ahlak bakımından üstün oluşunu ele alır. “Sofrosine” kelimesi geçer; aklı başında, en üstün erdeme erişmiş insan olarak.. Erdem: Bilgelik, aklı başındalık ve ölçülülüktür. Bilgelik, ölçülü ve ılımlı davranışı konu edinir. Erdemde akıl ve düşüncenin önemli bir yeri vardır. Erdem ve ahlak üstünlüğü bilgiye dayanır.

İnsana gerekli olan bilgi, iyi ve kötünün bilgisidir. Bu bilgi diğer bütün bilgilerden daha üstündür.

“Bilgelik… belki sadece bilip bilmediğini bilmektir.”
“Bilimin gösterdiği yolda yürümek iyi ve mutlu bir hayat sürmektir.”
“Kendini de ne derece bilge isen o derece mutlu saymalısın.”

KHARMİDES

LAKHES

Cesaret hakkındadır. Cesaretin ne olduğu üzerinde tartışılır. Sokrates değişmeyen kapsayıcı tümel olan bilgiyi aramaktadır.

Kendisini hiçbir neden yokken tehlikeye atan biri cesur değil çılgın, bilge ve iyi değil aptal ve güvenilmezdir. Gerçek cesaret bilgece bir korkunun karşısında olur. Bu yüzden cesaret bilgelikte, iyiye ve kötüye ilişkin bilgidir. Bilge insan cesurdur.

“Doğru karar vermeye niyetin varsa çoğunluğa göre değil de bilgiye göre karar vermen gerektiğini düşünüyorum.”
“Başkalarına bakıp kendine bakmayı unutuyorsun.”

lakhes

LYSİS

Dostluk hakkındadır. Dostluğu doğuran nedenleri araştırır. Örneğin bize yararlı olan dostluğu doğurmaktadır. Dostluğun özünün ne olduğunu sorgular. İyi insanlar dost olurlar, ancak iyiliğin dostluğa ihtiyacı yoktur. Dostluk bir başka şey için değil, kendisi için aranmalıdır.

“Anlaşılan, dostluk yumuşak, pürüzsüz ve yağlı bir şeye benziyor ve belki de işte bu yüzden elimizden kayıp gidiyor.”
“Her şey kendisine benzer olanı değil, karşıt olanı arzular: Kuru ıslağı, soğuk sıcağı, acı tatlıyı, keskin körelmişi, boş doluyu, dolu boşu. Başka her şey için bu ilke geçerlidir. Çünkü karşıt karşıtını besler. Benzer benzerinden haz almaz.”
“Hiçbir şey uğruna ve hiçbir şeyden ötürü mü, yoksa bir şey uğruna ve bir şeyden ötürü mü dost olur insan?”
“İnsanın ihtiyaç duyduğu şey, bir eksiğini tamamlayacak olan şeydir.”

LYSİS

KÜÇÜK HİPPİAS

Bilerek mi yoksa bilmeden mi kötülük, adaletsizlik ve haksızlık yapmak daha iyidir? Tartışma sonucunda varılacak sonuç Sokrates için bilerek isteyerek kötülük yapmanın daha iyi olduğudur. Bir konuda bilerek isteyerek yalan söyleyen bir adam, o konuyu daha iyi bildiği için daha iyi bir zihin ve ruh haline sahiptir. “Bilerek isteyerek kötülük yapan, güzel olmayan ve haksız işler yapan kişi, iyi insandır.”

Sokrates aslında “hiç kimsenin bilerek isteyerek kötülük yapmayacağını” savunur. İnsanların iyi-kötü eylemleri bilgiye, tekneye-sanata dayanır. Sanat iyi eylemlere götürdüğü gibi kötü eylemlere de götürebilir. Sanat öğretilebilir. Dolayısıyla ahlaki eylem de öğretilebilir.

Ruhumu cehaletten kurtarırsan, bedenimi bir hastalıktan kurtarmış olmaktan çok daha büyük bir iyilik yapmış olacaksın.”
“Bilgisiz insan yalan söyleyemez.”

KÜÇÜK HİPPİAS

ALKİBİADES I-II

Ahlaki konuları ve erdemi ele alır. Birinci kitapta kişinin kendini tanımasında hikmet ile ilgilidir. Bilgelikle bağlantılı olarak basiret ve ölçülülük söz konusu edilir. İkinci kitabında ‘ahlaken iyi olanın’ bilinmesinin önemini vurgulamak amaçlanır. Ahlaki bilgi eksik olduğunda doğru davranışa, iyiliğe ve mutluluğa erişilemez.

Sokrates’e göre aşk, insan hayatını zenginleştiren, onu mutlu kılan şeydir.

Sokrates insanı bir bütün olarak ele alsa da beden ve ruh arasında bir ayrım yapar ve gerçekten var olanın ruh olduğunu ifade eder. Bütün yapılıp edilen eylemler ruhun iyiliği için yapılmalıdır.

“Bilmediğinin farkındaysan arasın..”

ALKİBİADES

MENEKSENOS

Retorik sanatının politika ve eğitim alanlarındaki yeri tartışılır. Sokrates retoriğe dayalı eğitimi ve siyasette politik bir araç olarak retoriğin kullanılmasını eleştirir.

Gorgias’ta politik retoriği halka dalkavukluk etme sanatı olarak değerlendirir. Phaidros’ta ise ruhu avlama sanatı olarak ele alır.

Sokrates’e göre doğruluk ve erdemin dışındaki bilgiler, bilgelik değildir.

“Hiçbir şeyde aşırı olma.”

MENEKSENOS

GORGİAS

Retoriğin ahlak ve siyasetteki rolü ele alınır. Retorik ne devlete ne de bireylere yararlıdır. Retorik bir kandırma sanatıdır. Retorik insan mutluluğu açısından araştırılır.

“Kim bilir belki de yaşamak ölmektir, ölmek de yaşamak.”
“İnsanların en mutlu olanı ruhunda hiçbir kötülük taşımayandır. Çünkü ruh kötülüğü kötülüklerin en büyüğüdür.”

“…gerçek asla çürütülemez.”

gorgias

EUTHYPHRON

Dindarlık hakkında konuşulur. Dindarlık tanımı yapılmaya çalışılır. Neyin gerçekten dindarlık olduğu araştırılır. Sokrates dindarlığın ölçüsünü tanrıdan bağımsız hale getirir. Sokrates için dindarlık doğruluk ve adaletin bir parçasıdır.

Bir şey, var olan bir şey olduğu için değil, var olmakta olduğu için “var olan” adını alır.”

EUTHYPHRON

KRATYLOS

Dilin kökeni problemini ele alır. Adların ait oldukları şeylerle ilişkisi ve işlevleri araştırılır.

Hermogenes adların doğruluğunun bir uzlaşmaya bağlı olduğunu savunmaktadır. Kratylos ise her nesnenin doğru bir adlandırması olduğunu savunmaktadır. Nesneler ile adlar arasında doğal bir bağ vardır. Sokrates, nesnelerin araştırılmasında adları kılavuz olarak kullanmanın yanılgı olduğunu düşünmektedir. Sonuçta varılan yargıya göre, nesneler adların yardımı olmaksızın bilinebilir. Nesneleri bilmenin yolu, nesnelere de başvurmaktır.

“Beden, ruhun mezarıdır.”
“Ruh bedenin eşidir ve onun var olma nedenidir. Bedene yaşam veren, onun nefes almasını sağlayan şey ruhtur. Bu ortadan kalktığında beden de ölecektir.”
“İçinde en ufacık kötülük olmayan bir insanın var olduğuna inanır mısın?”

KRATYLOS

MENON

Erdem öğretilebilir? Menon ile erdemin ne olduğunu araştırırlar, ancak bir sonuca ulaşmazlar. Menon bu sorunu bırakıp ‘erdem öğrenilebilir mi?’ sorusunu araştırmak ister. Sokrates’te buna uyar.

“Erdem de bilgi/bilim ise, öğretilebilir demektir.”
“Erdem ne tabiat vergisidir, ne de öğrenilebilir. Erdem, ona sahip olanlara bir tanrı vergisidir, akılla ilgisi yoktur.”
“İnsanda her şey ruha, ruhun kendisi de akla bağlıdır.”
“Erdem ruha ait bir şeyse ve muhakkak faydalıysa, akıldan başka şey olamaz.”
“Sana erdemi tanımlayayım: güzele duyulan istekle onu elde etmek gücü.”
“Bilgiyi kendiliğinden bulmak, onu yeniden anımsamak değil midir?”
“Ruha ait şeylere bakalım; bunlar ölçülülük, doğruluk, cesaret, kolay öğrenme, zihinde tutma, iyi yüreklilik ve daha başka benzer şeyler…”

MENON

PHAİDROS

Ruhun yapısı, sevgi, güzellik, aşk, ve retorik hakkındaki düşüncelerini dile getirir.

“Sürekli hareket eden şeyler ölümsüz olduğu için her ruh ölümsüzdür.”
“Ben öğrenmeye tutkunum.”
“Aşkımın kölesi değil, kendimin efendisi olacağım.”
“Ayrıca bir yere doğru küçük adımlarla ilerlersen, büyük adımlarla ilerlediğinden daha az fark edilirsin.”

phaidros

ŞÖLEN

Sevgi ve dostluk üzerine konuşulur.

“İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği an yok mu sevgili Sokrates, işte yalnız o an için insan hayatı yaşanmaya değer!”
“Her birimiz, insanın tamamlayıcı birer parçasıyız; bir dil balığı gibi, bir bütünün yarısına benzer, onun için de hep tamamlayıcı parçamızı arar dururuz.”

ŞÖLEN

PARMENİDES

İdealar ve özdeşlik üzerine konuşulur.

“O halde varlık hem olabilecek en küçük şeyler, hem olabilecek en büyük şeyler, hem de her biçimde olan şeyler olarak bölünmüştür ve nesnelerin hepsinden daha çok parçalara ayrılmıştır; parçaları da sayısızdır.”
“Ama ‘an’, devinme ile durdurma arasında bulunan garip bir şeydir; hiçbir zamanın içinde değildir ve hem ona doğru hem de ondan, devinen şey durmaya doğru değişir, duran şey de devinmeye doğru.”

PARMENİDES

THEAİTETOS

Bilgi problemi temel alınır ve bilgi tanımlamasına ulaşılmaya çalışılır. Doğru bilgiye ulaşmanın yolları hakkında tartışılır. Ebelik sanatının önemi anlatılır.

“Tanrı beni ebelik yapmaya zorlar, doğurmama ise engel olur. Bu nedenle ben ne bir bilgeyim, ne de ruhumdan doğmuş, kendi bulduğum bir şey vardır.”
“Ruh ise okuma ve inceleme sayesinde hareket eder ve bilgilenir, bu sayede kendisinin sağlığını devam ettirir.”
“Eğer bir resme gereğinden fazla yaklaşırsan resimden hiçbir şey anlayamazsın.”
“Ne dersin bilgi konusunda halen doğum yapmamız gerekiyor mu? Halen acı çekiyor musun?”

theaİTETOS

SOFİST

Theaitetos diyaloğunun devamı niteliğindedir. Bilgi hakkındadır. Yunanca ‘sophia’ sözcüğünden kaynaklanan bilgin, bilgileri ve sonrasında öğretmen anlamına gelen sofist sözcüğü Sokrates tarafından alaycı bir tavırla bilgiçlik taslayan olarak adlandırılır. Bilginin satılabileceğini düşünen sofistlere bir eleştiri vardır.

“Akılsız ruh, çirkin ve ölçüsüzdür.”
“Filozof iki şey birden isteyen çocuklar gibi davranmalıdır, varlık ve bütünün hem değişme halinde hem de durağan olduğunu kabul etmelidir.”
“Ruhta iki türlü bozukluk vardır: Korkaklık, ölçüsüzlük, adaletsizlik, hepsi hastalık olarak görülmesi gereken şeylerdir.”

SOFİST

PHİLEBOS

‘İyi nedir?’ ve ‘Haz veren şey iyi midir?’ sorularına cevap aranır. İyi hayatın ne olduğu problemi ayrıntılı bir biçimde ele alınır. ‘Haz iyi bir hayatın belirleyici bileşeni olabilir mi?’ problemi detaylı bir şekilde tartışılır. 

“Umut dediğimiz şey de, her birimizin kendi kendimize söylediğimiz şeylerdir.”
“Evrenin bedeninde ruh olmasaydı, onda bizde olan şeylerden her bakımdan daha güzelleri bulunmasaydı, bedenimiz ruhunu nereden alırdı?”
” İyilik konusunda söylenmesi kesinlikle gerekli olan şey, her zeki insanın onu aradığı, onu istediği, ona ulaşmaya, onu elde etmeye çabaladığıdır.”

philebos

TİMAİOS

Evrenin yaratılışı hakkındadır. Evrenin nasıl oluştuğuna dair kendi öğretisini ve doğa anlayışını ortaya koyar. Kritias’ta söz konusu edeceği Atlantis’ten ilk kez burada söz eder.

“Tanrı kötülüklerin nedeni olarak kendisinin görülmesini istemedi. Bu nedenle de ruhlara kuralları anlattı, bazılarını dünyaya, bazılarını aya, bazılarını da diğer zamanların üzerine koydu. Bu tamamlandıktan sonra ölümlülere şekil verdi, insan ruhunda bulunması gereken, olması gerektiği halde halen eksik olan şeyleri ekledi.”
“Ruhun çektiği büyük acıların nedeni bedenin istekleridir.”
“Ama Tanrı ruhu bedenden önce, yavaş ve erdem bakımından da ona üstün yaratmıştır. Çünkü ruh, egemen olmak, buyurmak için, vücut da boyun eğmek için oluşturulmuştur.”
“Dünya kendi soyunun tek ve muhteşem gökyüzüdür.”

timaios

KRİTİAS

Atlantis’ten bahseder. Kritias, eskiden rahiplerin anlattığı ve Solon’un da kaydettiği savaşlardan, Akropolis’ten, şehrin yapısından ve nasıl kurulduğundan söz eder. Kayıp ada Atlantis’ten söz edilir.

“”Unutma ki, Kritias, korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikememişlerdir.”
“… erkek olsun kadın olsun, topluluk halinde yaşayan bütün canlı varlıklarda tabiat, her cinse mahsus olan yetenekleri her iki cinsin beraberce kullanabilmesini istemiştir.”

kritias

YASALAR

Yasalar on iki kitaptan oluşur ve toplum görüşüne yeni bir boyut katar. Devletin temelini oluşturması gereken yasalar sıralanır. Yasa koyucu akılsal olarak toplumun gereksinimlerine karşılık gelen bir kurallar bütününü nasıl kuracaktır?

“Kendi kendini yenmek zaferlerin en güzeli, kendine yenilmek ise en kötüsüdür. Bu, hepimizin içinde kendimize karşı bir savaş olduğunu gösterir.”
“İnsanların kendileri için yasa koymaları ve bu yasaya göre yaşamaları zorunludur, yoksa en vahşi hayvanlardan hiçbir farkları kalmaz.”
“Doğru yaşam ne haz peşinde koşmak olmalı, ne de kesinlikle acıdan kaçmak, tersine az önce dinginlik diye adlandırdığım orta yolu bulmak olmalı.”

yasalar

Schopenhauer ve Aşk

Aşk nedir? Romantik kalpler için midemizde kelebekler uçuşturan, ruhumuza dokunan, varlığımızı derinden titreten bir duygu olarak tanımlanabilir. Aşk, bazen alışılagelmiş zaman kurallarını bir anda bozar; bir ömür, tek bir bakışa, bir dokunuşa, bir gülüşe sığabilir. Aşk, zamanın durduğu, geçmiş ve geleceğin anlamını yitirdiği, sadece o anın var olduğu bir deneyimdir. Ancak aşk, yalnızca mutlulukla sınırlı değildir. Aynı zamanda özlem, kavuşmanın sarhoşluğu, bir mektup bekleyişi, bir cümlenin eksikliği, kaybolan bir anın içinde kaybolma duygusudur.

Aşk, kelimelere dökülemeyecek kadar derindir. Ne kadar tanımlamaya çalışsak da aşk, yalnızca hissedilen bir duygudur. Ve bir kez ruhumuza dokunduğunda, o dokunuş her şeyin önüne geçer; hiçbir şey eskisi gibi olamaz.

Fakat YANILIYORSUNUZ. Şimdiye kadar söylediklerinizin tüm aşk tanımlarını bir kenara bırakın ve aşkı bir kez daha gözden geçirin. Çünkü aşk, yalnızca bireyin biyolojik bir dürtüsü, türünün devamını sağlamak için içgüdüsel bir ihtiyaçtan ibarettir.

Evet, yanlış okumadınız. Schopenhauer, aşkın sadece ve sadece türün devamlılığını sağlamak için var olduğunu savunur. Onun için aşkın gerçek amacı, “belli bir çocuğun dünyaya gelmesi”dir. Bu amaç ve hedef, taraflar bilincinde olmasa da, aşk hikayesinin en derin amacıdır. Oysa bizim düşündüğümüz derin tutkular, acılar ve romantik hayaller, Schopenhauer’a göre, yalnızca biyolojik türün çıkarına hizmet eden yanılsamalardır.

Schopenhauer’a göre, aşk bir bireyin bilincinde olduğu bir şey değildir. Birey, sağlığı, fiziksel özellikleri, genetik yapısı gibi faktörlerin etkisi altında bir süreç yaşar. Aşk, aslında içgüdüler tarafından yönlendirilir ve türün devamı için gereklidir. Aşk, “bireyin mutluluğunu artırdığını sandığı” bir duygudur; oysa asıl amaç, sadece türün varlığını sürdürmesi için yeni bir birey dünyaya getirmektir.

Aşkın romantik tanımlarını bir kenara bırakın. Schopenhauer’a göre, aşkı sadece kişisel hazlar ve duygular üzerinden tanımlamak yanlıştır. İnsan, kendisini birine bağladığında, bu bağlanma, türün varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. Schopenhauer’a göre, birey, “aşk” dediğimiz şeyin gerçek anlamını fark edemez. İnsanlar, birine bağlanırken, karakterine, güzelliğine ya da diğer kişisel özelliklerine bakarlar. Ancak bu bağlanmanın gerçek sebebi, biyolojik güdülerle ilgilidir. Aşk, türün devamını sağlamak amacıyla ortaya çıkar.

Schopenhauer, eş seçimiyle ilgili dört kriter belirler:

  1. Yaş
  2. Sağlık ve fiziksel uygunluk
  3. Kemik ve vücut yapısı
  4. Cilt ve ten rengi

Bu faktörler, biyolojik güdülerle türün devamlılığını güvence altına almak için gerekli olan koşullardır. Schopenhauer’a göre, kadınlar bu süreçte sadece doğurganlıkları ve annelikleriyle “doğurgan araçlar” olarak görülür. Kadınlar, türün devamını sağlamak için, genetik olarak güçlü ve sağlıklı erkeklerle eşleşmeye yönelirler. Erkekler ise, içgüdüsel olarak, güçlü genetik yapılarını aktarabilecek kadınlara yönelirler.

Schopenhauer’ın kadınlara bakış açısını eleştirirken, aynı zamanda bu görüşlerin onun aşk anlayışını nasıl şekillendirdiğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Kadınların “zayıf, mantıksız ve yüzeysel” olduklarını söylemek, elbette tartışmaya açıktır. Ayrıca, aşkı sadece türün devamını sağlamak için çalışan bir içgüdüsel davranış olarak görmek, aşkın derin ve çok katmanlı yapısını anlamaktan uzak bir yaklaşım olabilir. Schopenhauer’ın bu görüşleri, biyolojik tabanlı eş seçimini savunsa da, gerçek aşk deneyimlerinin yalnızca bu biyolojik dürtülerle açıklanamayacağı bir gerçektir.

Aşkın, sadece biyolojik bir gereklilik olmadığını düşünüyorum. Belki de bir kadın olarak, duygusal bir bakış açısına sahip olmam nedeniyle, Schopenhauer’ın bu görüşlerine karşı biraz daha eleştirel yaklaşıyorum. Aşk, duygusal bir bağ kurmaktan, bir arada olmanın hazzından, karşılıklı paylaşılan anılardan ibarettir. Elbette, biyolojik taban bu duyguları şekillendirebilir, ancak aşk, yalnızca türün devamı için yapılan bir biyolojik seçim değil, aynı zamanda insanın içsel dünyasında yaşadığı bir deneyimdir.

Evet, Schopenhauer’ın felsefesinde, aşkın biyolojik yönü belirleyici bir yer tutar. Ancak bu düşüncenin, aşkı yalnızca bir içgüdüsel dürtü olarak tanımlamak kadar dar bir bakış açısına sahip olduğunu düşünüyorum. Aşk, insanı yönlendiren, derin, anlamlı ve çok yönlü bir deneyimdir. Biyolojik güdüler, elbette vardır, ancak insanın birine duyduğu sevgi, bu içgüdülerin çok ötesindedir.

Sonuçta, aşkı yalnızca biyolojik bir içgüdü olarak görmek, onun her yönünü anlamak için yetersiz bir bakış açısıdır. Belki de aşık olmanın ve sevmenin derin anlamını keşfetmek, hem biyolojik hem de duygusal bağlarımızın ötesine geçmeyi gerektirir. Aşk, bir insanın kalbinde ve zihninde yaşadığı bir yolculuktur. Ve belki de asıl aşk, bu yolculuğun kendisidir.

(Schopenhauer alıntıları Aşkın Metafiziği kitabından alınmıştır.)

Aristoteles ve Etik

Yeni bir seriye geçiş yapıyorum. Okuduğum kitapların içeriğini unutmamak adına üzerine düşündüğün kısımları alıntılayıp çeşitli notlar alıyordum. Bunu neden burada yapmıyorum diye düşündüm. Belki birinin buraya yolu düşer ve benim altını çizdiğim cümleler ona yeni bir düşünce yolu açar.. Bir uyarı ile önsözü kapatalım.. Yaptığım alıntılar bazen kitabın temel düşüncesini ve filozofların ne anlatmak istediğini açıklayacak türde olacağından spoiler içerebilir!! “Aristoteles ve Etik” başlığı altında okuduğum kitaplar “Nikomakhos’a Etik” ve “Eudemos’a Etik” Alıntı yaptığımda hangi kitap olduğunu belirtmek adına parantez içinde (Nik.) ve (Eud.) kullanacağım.. Süregelen bir tartışmayı açarak başlayalım. Etik ve ahlak aynı şey midir? Yaşanılan durumun değerlendirilmesi ‘Ahlak’ ve yaşanılan durumun üzerine düşünüldüğünde ‘Etik’ demekteyiz.

Aristoteles etik konusunda geleneksel bir temellendirme yapmaktadır. Bununla kast edilen şu: O dönemde Aristoteles’in kullandığı erdemler zaten vardır, o yalnızca bunları teorik bir yerden ele almaktadır. Bunu yaparken de teolojik temellendirme kaygısı yoktur. Yeri geldiğinde Tanrı, Teos (hareket etmeyen hareket ettirici) kavramını kullanır, ancak bu kavrama kutsallık atfetmez. Aristoteles yaşanılan üzerinden bir temellendirme yapmak, yani var olan ahlaki ilkenin içinde erdemi temellendirmek istemektedir. Ahlak konusunda bilgiyle ve insanla alakalı gibi bir sınıflandırma yapmak amacı taşımaktadır.

Aristoteles’te Etik kitaplarını okurken cevabını aradığımız sorular şunlardır: Aristoteles için etik nedir? İyi yaşama nedir? Mutluluk nedir? En iyi nedir ve kaç anlama gelir? Orta olma nedir? Tercih nedir?

  • “İyi; her şeyin arzuladığı bir şey.”(Nik.)
  • ” Her şeyin en güzeli ve en iyisi olan mutluluk en hoş şeydir.” (Eud.)

Aristoteles mutlu yaşamı üç şeye bağlı olarak farklı şekillerde ele almaktadır: Aklı başındalık, karakter erdemi ve haz. Kimilerini göre en büyük iyi haz iken, kimlerine göre karakter erdemi, ya da ikili gruplar halindedir. “Mutlu bir yaşam sürmek için öngörülen üç yaşam biçimi var (en yüksek iyiye kaynak gösterilen yaşama biçimleri): yani etik erdeme, aklı başındalığa, hazza bağlı yaşam biçimleri. Dolayısıyla yaşamlarını kendileri seçme olanağı taşıyan insanların hepsinin seçtiği üç tür yaşam var, bunu görüyoruz: siyaset yaşamı, felsefeci yaşamı[teoria], haz yaşamı. Bunların içinde felsefeci aklı başındalığa, yani hakikate yönelik araştırmayı hedef tutar; siyasetçi güzel eylemleri (yani erdeme dayalı eylemleri); haz düşkünü ise bedensel hazları.”(Eud.)

Bundan sonra gelen Aristoteles’in bir cümlesi beni çok etkilemişti. Çünkü bir an Schopenhauer okuyorum diye düşündüm. Başlangıçta hastalık gibi olumsuz yanları sayar ve şöyle der: “Öyle ki, biri bize seçim hakkı verse, sırf bunlar yüzünden doğmamış olmak daha baştan seçilecek bir şey olurdu.”(Eud.) Schopenhauer’da şöyle der: “İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu.” Madem dünya acı ve ıstırap dolu hiç doğmasak daha mı iyi olurdu acaba? Ancak görülen o ki, doğduk ve elimizdeki bu dünya ile ne yapacağımıza bakmalı..

Aristoteles’in erdemi ele alma kaygısı teorik bir temellendirme demiştik. Doğrudan şöyle der: “Erdemin nelere bağlı olduğunu öğrenmek en önemli şey.” O halde bakalım nelere bağlıymış..

Bundan sonra “en iyi nedir?” araştırmasına girişmekte ve bizi uzun bir alıntılar zinciri beklemekte.

  • “İyinin kendisi, insanın yapıp-edeceklerinin amacı olsa gerek… Bu amaç bütün sanatların en başında olanınkidir. Yani siyaset, ev yönetimi ve aklı başındalık.”(Eud.)
  • “Amaç, en iyi, en uçtaki şeydir, başka her nesnenin onun için olduğu şeydir.”(Eud.)
  • “Ruhun işi yaşamayı sağlamaktır… erdemli yaşama.”(Eud.)
  • “Mutluluk en iyi şeydir; amaçlar ile en yüksek iyiler ruhtadır; bu da ya bir huydur ya da bir etkinliktir.”(Eud.)
  • “Mutluluk, tam erdeme uygun tam bir yaşama etkinliğidir.”(Eud.)
  • “İyi her eylem ve tercihte amaçtır, çünkü öteki şeyleri onun için yapar. O halde bütün yapılanların bir amacı varsa yapılan iyi olur. Oysa en iyi kendinde amaç olan bir şey.  Kendisi içi aranan, başka bir şey için aranandan; bir başka şey için tercih edilmeyen de, hem kendileri için hem de onun için tercih edilenlerden daha amaçtır diyoruz; hiçbir zaman bir başka şey için tercih edilmeyip hep kendisi için tercih edilene ise sadece kendisi amaçtır diyoruz. En çok mutluluğun böyle bir şey olduğu düşünülür, çünkü onu hiçbir zaman başka bir şey için değil, hep kendisi için tercih ediyoruz.”(Nik.)
  • “Yapılanların amacı olarak mutluluk, kendisi amaç ve kendine yeter bir şey.”(Nik.)
  • “İnsansal iyi ruhun erdeme uygun etkinliğidir.”(Nik.)

Kısaca çıkan sonuç şudur: İyi her eylemin ve tercihin amacıdır. En üstte ulaşmak istenen amacımız ise mutluluktur. Çünkü mutluluk kendinde amaç, kendinde iyi olandır. “Mutluluk ruhun erdeme uygun bir tür etkinliğidir.”(Nik.)

Aristoteles için iki tür erdem vardır: Düşünce erdemleri ve karakter erdemleri. Karakter erdemleri akıldan pay almazlar. Doğa vergisi olarak bulunmaz; yapa yapa, alışkanlık ile edinilirler. Düşünce erdemleri ise akılla birlikte gider. Eğitimle oluşur, deneyim ve zaman gerektirir.

Aristoteles’e göre erdemli olmak ya da erdemsiz olmak haz ve acıların peşinde koşmakla ya da onlardan kaçmakla ilgilidir. Hazlarla ve acılarla ilgili olan bu erdem türü karakter erdemleridir. “Karakter erdemleri her bir kişide bir orta olmalıdır, haz ve acılarda, hoş ve acı verici şeylerde ortalarla ilgilidir.”(Eud.)

“Hem erdem hem de kötülük isteyerek yapılan şeylerle ilgili.”

(eud.)

Bu düşüncesi Sokrates’in ‘insan bilerek kötülük yapmaz, bilgisizliği sonucu kötülük yapar’ düşüncesine zıt bir ifadedir. Çünkü Aristoteles’e göre bir iştaha, tercihe ya da çıkarıma göre eylenir. Burada iştah üçe ayrılır: İsteme, arzu ve tutku.

  • “Arzuya aykırı, uslamlamaya uygun davranıldığında kendine egemen kişi olunur.”(Eud.)
  • “Nitekim hem akıl doğal yöneticidir, çünkü olağan oluşum süreci içinde içimizdedir, hem de arzu, çünkü doğuştan itibaren bizle birliktedir ve içimizdedir.”(Eud.) Buna örnek olarak saçların aklaşmasının ve yaşlılığın hep içimizde olduğunu vermektedir.
  • “İsteyerek olan, çıkarıma, düşünceye bağlı olarak yapılan eylemle tanımlanır… Bilmeden ve bilgisizlik yüzünden yapılanlar ise istemeyerek.”(Eud.)
  • Tercih nedir? Tercih bir iştah değildir, çünkü
    • 1. Tutku ve arzu hayvanlarda da var, ama tercih yok.
    • 2. Tutku ve arzudan bağımsız tercihler var.
    • 3. Arzu ve tutku acıyla beraberken, acıdan bağımsız tercihler var.
  • Tercih bir isteme değildir, çünkü olanaksız olduğunu bildiğimiz şeyleri de isteriz, ama tercih etmeyiz. İstemek ve sanı amaca ilişkinken, tercih öyle değildir. “Tercih edilen şey, kişinin kendisine bağlı olan şeylerden biridir.”(Eud.)
  • “Tercih bir seçimdir, ama her seçim tercih değildir.”(Eud.)
  • “Tercih düşünülüp taşınılacak bir sanıdan kaynaklanır.. Düşünme taşınma aracılığıyla iştah duyuluyor.”(Eud.)
  •  “Eylemin ilkesi tercihtir, tercihin ilkesi ise iştahtır ve bir şey için olan akıl yürütmedir. (Nik.)
  • “Tercih, basitçe ne bir sanı ne de bir isteme, ama düşünüp taşınmayla birleştiğinde hem bir sanı hem de bir arzu, iştah.”(Eud.)

Düşünülen hep iyi bir şeydir. Düşünen de hep bir amaç için düşünür ve yararlı olana doğru bir amacı vardır. Bundan sonra bir soru daha doğuyor: Erdem hedefi mi belirler, yoksa hedefle ilgili araçları mı? Erdem hedefi belirler, çünkü o bir ilkedir, başlangıçtır. Bir kişiyi tercihine göre değerlendiririz. Ne yaptığına bakarak değil, ne amaçla yaptığına bakarak yargılarımızı ortaya koyarız.

Aristoteles ontos logos (orta akıl) kurmaktadır. İki aşırı uç arasında orta olan erdemli olan olacaktır. “Karakter erdemi de kimi ortalarla ilgilidir ve belli bir orta olma’dır, bu zorunlu. Öyleyse erdem nasıl bir orta olmadır ve hangi ortalarla ilgilidir, bunu ele almak gerekiyor.”(Eud.) Bu kısımda aşırılık, eksiklik ve orta olanla ilgili bir tablo verip hepsini tek tek ele alıyor.

  • |Cüretlilik – Yiğitlik – Korkaklık| “Yiğitlik aklı izlemedir, akıl ise güzeli seçmeyi buyurur… Yiğitlik, bir erdem olarak, korkutucu şeylere bir şey için karşı durmayı sağlayacaktır, dolayısıyla bu, bilgisizlikten ötürü değil (yiğitlik doğru değerlendirmeyi sağlar), bir haz yüzünden değil, güzel olduğu için olur.”(Eud.) Yiğitlik beş türe ayrılır:
    • 1. Toplumsal olan, kaynağı utanma.
    • 2. Askeri olan, kaynağı tehlikedeki çareleri bilme, deneyim.
    • 3. Çocuklar ve delilerde olan, kaynağı bilgisizlik, deneyimsizlik.
    • 4. Sarhoş olan, kaynağı iyimserlik.
    • 5. Aşıksa cüretli olan, kaynağı akıldışı tutku, aşk, hırslanma.
  • |Cimri -Cömertlik – Savurgan| Cimri: Her kazanmada çok sevinip her harcamada çok üzülen. Savurgan: Hem kazanmada hem de harcamada gereğinden az üzülüp sevinen. Cömertlik: Kendi varlığını idare edecek olanın üzerinde olanı dağıtır. Cimriliği de beş ad ile ayırırız:
    • Hasis: hiç para harcamaz
    • Tefeci: belli bir tarzda yapar.
    • Pinti: küçük hesaplar yapar.
    • Üçkağıtçı/Dolandırıcı: cimrilikte başkalarına adaletsizlik yapar.
    • Savurganlıkta ise iki çeşit vardır: Hovarda; durmadan para saçar. Hesap bilmez; hesaplama zahmetine katlanmaz.
  • |Haz düşkünlüğü – Ölçülülük – Duyarsızlık|
  • |Öfke/Sinir – Sakinlik – Vurdumduymaz/Köle yapılı|
  • |Kendini beğenme – Yüce gönüllülük – Kendini küçük görme| “Yüce gönüllü kişinin en önemli özelliği çok az etki altında kalması.”(Eud.) Kendini beğenme: Layık olmadığı halde kendini büyük iyilere layık görme. Kendini küçük görme: Layık olduğu halde kendini büyük iyilere layık görmeme. Yüce gönüllülük: Kendini büyük iyilere, layık olduğuna layık görmesi. Küçük iyilere layık olup kendini öyle gören birisinin de yüce gönüllü olma potansiyeli vardır.
  • |Gösteriş budalalığı – İhtişam – Eli sıkılık| İhtişam: Büyük harcamalarda ortayı tercih eden.
  • |Kıskanç – İnfia(nemesis) – Haset| İnfia: Layık olmadığı halde kötü durumda olanlara acıma ve layık olanların iyi durumuna sevinme.
  • |Yüzsüzlük – Utanmayı bilme – Utangaçlık| Yüzsüzlük: Başkalarının ne düşündüğünü hiç dert etmeyen. Utangaçlık: Hep dert eden. Utanmayı bilme: Doğru görünenleri dikkate alan.
  • |Geçimsizlik- Dostluk – Dalkavukluk| Geçimsizlik: Herkese karşı çıkan. Dalkavukluk: Birlikte oldu kişilerin arzusuna göre davranan. Dostluk: En iyi görünenle ilgisine göre davranan.
  • |Densizlik – Kendini bilme – Koltukçuluk| Densizlik: Yaşamda kimseye sevgisi olmayan. Koltukçuluk: Hep başkalarına göre davranan. Kendini bilme: Layığıyla davranan.
  • |Müstehzi – Dürüst – Şarlatan| Müstehzi: Kendini bilerek aşağıda gösteren. Şarlatan: Kendini bilerek yüksek gösteren. Dürüst: Samimi, sade, doğruyu söyleyen.
  • |Yabanıl – Şakacılık – Şaklaban| Yabanıl: Şakadan anlamaz. Şaklaban: Yersiz şaka yapan. Şakacılık: Yerinde şaka yapan.

“Her bir eylem doğaya göre olur… yani aklı başındalığın eşliğiyle.”(Eud.) Bütün orta olmalar övülür, ama bunlar erdem değil; karşıtları da kötülük değil. Çünkü tercihten bağımsız. Bunlar etkilenim.

Orta olanları da açtıktan sonra dostluk bahsine geçmektedir. “Üç tür dostluk: Fayda için dostluk, haz için dostluk ve erdeme uygun olan dostluk. İlk ikisi geçici, çünkü bir iyi ya da bir haz sağladığı için sevilir. İyi kişilerin ve erdeme uygun olarak birbirine benzer kişilerin dostluğu mükemmeldir. Bunlar birbirleri için iyi şeyler isterler, kendi başına iyidirler. Kötü kişiler ya haz ya da yarar dolayısıyla dost olacaktır.”(Nik.)

Empedokles benzerlerin birbirini çektiğini düşünmekteydi. bir taraftan ‘benzer benzerle dost olur’ düşüncesi, diğer taraftan ‘karşıtlar dost olur’ düşüncesi hakimdir. Aristoteles’e göre önde gelen dostluk, iyilerin dostluğudur; karşılıklı dostluk/tercihtir. Yarara dayalı dostluk, hayvanlarda da görülür. Yarara ve hoş olana dayalı dostluk ise kötülerde de bulunur. “Gerçek dostluk mutlak anlamda hoş da olandır… Mutlak anlamda iyi olanın kendisiyle dost olması beklenir.”(Eud.) Kendisiyle dostluk kurmak hayvanlarda görülmez, demek ki burada ayrılırlar. “Etik dostluk, tercihe göredir.”(Eud.)

“Dostu duyumsamak bir biçimde kendini duyumsamaktır, dostu tanımak bir biçimde kendini tanımaktır.”

(eud.)

Son bir soru soralım kitaba, ‘ruhta devinimin başlangıcı, ilkesi nedir?’ “Nasıl bütün içinde devinimin ilkesi, başlangıcı bir tanrı ise, burada da öyle. Nitekim bizdeki tanrısal bir şey bir biçimde her şeyi devindirir.”(Eud.) “Her varlık kendindeki yönetici ilkeye göre yaşamalı… Özellikle tanrısal olan şeyi seyretmeyi olanaklı kılacak doğal iyileri tercih etmek ve edinmek en iyi tercih ve kazanımdır. İşte bu en iyi ölçüt. Eksiklik ya da aşırılık yüzünden bizdeki tanrısal olan şeye özen göstermeyi ve theoria’yı engelleyen tercih ise kötü tercihtir… Ruh için en iyi ölçüt şu: ruhun akıldan bağımsız yanına olabildiğince az kulak vermek.”(Eud.)

Pythagoras ve Ruh

Pythagoras kendisini filozof -bilgeliği arayan kişi- olarak adlandıran ilk kişidir ve ‘sayıların babası’ olarak bilinir. Pythagorasçılar her şeyin matematikle ilgisi olduğuna ve gerçekte var olanın sayılar olduğuna inanmışlardı. Dolayısıyla sayılar sayesinde bir düzen var, sayılar olmasaydı hiçbir düzen bulunmazdı. Onlara göre her şey sayılarla ilişkidedir. Örneğin müzik matematiksel oranlara indirgenir; notalar belli bir düzendedir. 1 sayısının tanrısal olduğunu, 5’in rengin ve 8’in aşkın nedeni olduğunu düşünürler. Bir inançları da, bedenin sağlığını korumak için tıp kullanılıyorsa ruhun sağlığını korumak içinde müzik kullanılmalıdır. Pythagoras’ın bu düşüncesi müzikle tedavi çalışmalarına öncü olmuştur.

Pythagoras Samos adasında doğmuş ve Sicilya’ya göç etmiştir. Burada kendi adında bir okul kurar. Bir yanda felsefe öğretisini sunarken bir yanda dini bir topluluktur. Dini ve politik bir yanı olması Pyhtagorasçılığı İyonya Okulundan ayırır. Ayrıca İyonya Okulunun salt felsefeyi ele aldığı yerde, Pythagırasçılar felsefeyi pratik amaçlarla kullanırlar. Bu okulun amacı, insanları yeni bir hayat tarzına sokmaktır, insanları kurtarmak ve arındırmaktır.

Bu okulda belli yasaklar vardır: bakla yemek, yere düşen bir şeyi kaldırmak, beyaz horoza dokunmak. Ayrıca insanların hayvan yemesi de yasaktır. Çünkü Pythagoras öğretisine göre, ruh tekrar başka bir bedene girer. Ve ruh bir hayvanın bedenine de geçebilir. Dolayısıyla yediği hayvanın ruhu geçmişte tanıdığı bir insanın ruhu olabilir.

Bir anlatıya göre Pythagoras bir köpeğe işkence edildiğini görmüş ve şöyle demiş: “Dur, vurma artık! Dost bir kişinin ruhu var bunda, tanıdım onun sesini duyunca.”

Bu öğreti şunu söyler: İnsan bu dünyada işlediği iyiliklere ve kötülüklere bağlı olarak ölümünden sonra kendinden daha aşağıda ya da kendinden daha yukarıda bulunan varlıkların bedenlerine göç eder. Bu yeniden doğuşta -doğuş çarkı- insan erdemli olursa ana vatanı olan tanrısal alana döner ve bu döngüden kurtulur. Yani bu dünya ölümsüz ruhun zindanıdır; bu zindandan kurtulmak için erdemli olup tanrısal alanına dönmesi gerekmektedir. “Beden yok olup gider, ancak ruh ölümsüzdür.”

“Bir gün gelecek ben elimdeki bu değnekle yine karşınızda ders vereceğim.”

Pythagoras

Felsefenin Arkhesi

Felsefenin başladığı ilk yer olarak İyonya kabul edilir. Neden İyonya? İyonya dönemin diğer medeniyetlerinden farklı olarak bağımsız bir devlet yapısına sahipti. Ayrıca yazılı dinsel dogması bulunmazdı. Herhangi bir din ya da devlet tarafından sınırlandırılmadılar. İyonyalılar ise zengin ve varlıklı insanlardı. Özgür bir düşünme ortamında özgürce fikirlerini sunabilme imkanına sahiptiler. Dolayısıyla varoluşu düşünmek için vakitleri vardı.

Bu ortamda yaşayan Antik Çağ filozofları Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes doğrudan evreni, dünyayı anlama isteği taşıyorlardı. Çünkü onlar için önemli olan varlık sorunuydu. Bunun temeline ise “ilk neden, ilk madde nedir?” sorusunu yerleştirmişlerdi. İlk nedeni “arkhe” olarak isimlendirdiler. Peki, nedir arkhe?

Arkhe ilk neden, ilk maddedir. Başlangıçtır, hareket veren, değişmez ilkedir. Ancak İyonya okulu ve sonrasında gelen filozoflar arkhe kavramının içini doldurduklarında birbirlerinden ayrılırlar. Hepsinin farklı cevaplara ulaşması daha sonraki filozofların şüpheci/septik olmasının başlıca nedeni olsa da gelin neler bulmuşlar buna bakalım.

Düşünce tarihinin ilk filozofu olarak kabul edilen Thales’tir. Thales ‘neyin var olduğu’ ya da ‘neyin gerçekten var olduğu’ soruları üzerinde düşünmüştür. Onun arkhesi su’dur. Bunun sebebi tam olarak bilinmese de birçok teori ortaya atılır: Her şeyin sıvı bir şeyden beslenmesi, tohumların nemli yapısı, sıcağın sudan türediği, suyun insan yaşamındaki önemini görmüş olması, suyun ısı ile katı, sıvı ve hava haline dönüşmesi… Aristoteles’e göre suyu kabul etmesinin sebebi deneyime ve mitolojiye dayanır. Thales hayatın sudan kaynaklandığını, her şeyin su ile hayatını sürdürdüğünü deneyimlemiştir. Bunun yanında Mısır’da bulunmuş ve burada Nil nehrinin hayatı nasıl etkilediğini görmüştür. Mitolojik olan tarafı ise, yeryüzünün su üzerinde bulunduğu anlayışıdır. Bu anlayışta Okeanos dünyanın başlangıcında bulunmaktadır. Bunun gibi Babil yaratılış destanı Enuma Eliş’te de dünyanın ilk halinin su kütlesinden oluştuğu ilgisini görürüz..

Anaksimandros Thales’in öğrencisidir. Ona göre ilk madde olarak arkhe, nicelik olarak sınırsız ve nitelik olarak belirsiz olmalıdır. Thales arkheyi su olarak ele aldığında ilk nedenin sonlu ve sınırlı olduğunu da söylemiş olur. Ancak Anaksimandros’un arkhesi duyusal olmayan, soyut bir ilke olarak aperion’dur. Aperiondan ilk olarak karşıt olan sıcak ve soğuk çıkar. Ve varlıklar bu iki durumun zıtlıklarından meydana gelir. Her türlü varlık bir karşıtıyla oluşacağı için ilk maddenin/arkhenin karşıtı olmayan, belirsiz ve sonsuz olan aperion olması gerekir.

Arkhe yalnız sonsuz değildir, sonsuz olandır da; çünkü ona, kendinde daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez.”

Anaksimenes’in arkhesi hava (aer)’dır. Hava sınırsızdır ve böylece her şeyi kaplar. Ancak Anaksimandros’tan sonra tekrar belirli olana dönülmüştür. Yunanca “aer” kelimesi soluk ve nefes anlamlarına da gelir. Bu sebeple Anaksimenes havayı canlı olarak düşünmüş olabilir. Ona göre değişim, havanın değişik oranlarda niceliksel olarak farklı formlara bürünmesiyle oluşur. Hava seyrekleştiğinde ateş; sıklaştığında su, toprak ve rüzgar haline gelir. Bununla dört temel öğe fikri ilk kez Anaksimenes’te görülür.

“Nasıl hava olan ruhumuz bizi hükmü altında bir arada tutuyorsa bütün kosmosu da soğuk ve hava öylece sarıp tutar.”

Pyhtogoras sayıların babası olarak bilinir. Ona göre ilk madde sayı’dır. Matematik her şeyin temelidir. Evrende bir uyum ve harmoni vardır. Ona göre şeylerin doğasını açıklamak, evrenin matematiksel yapısını görebilmekle mümkündür.

Herakleitos’a göre “her şey akışın içinde”dir. Sürekli akış halini ifade ettiği için onun arkhesi ateş’tir. Yakılan her şey ateşe dönüşürken, alevin kendisi asla değişmez. kozmosun ana maddesi ateştir ve ateş logos ile özdeştir. Dolayısıyla ateş hem ana madde hem de değişmenin kendisidir.

Empedokles’e göre arkhe dört maddeden oluşur: Su, toprak, hava ve ateş. Bu dört madde sevgi ve nefret gücü ile birleşip ayrılırlar. Sevgi birleştirici, nefret ayırıcı ilkedir. Dolayısıyla sevgi ve nefret maddeyi meydana getiren tözlerdendir ve değişimin sebebidir.

Demokritos’a göre arkhe maddenin bölünemeyecek en küçük parçası olan atom’dur. Atom sonsuz, değişmez, boşluksuz ve yer kaplar. Atomların bir araya gelmesi doğum, ayrışması ise ölümdür.

“Tek ve değişmez” bir ilk ilke için bu kadar fazla görüş olması biraz şaşırtıcı. Ancak o günün dünyasında düşündüler, gözlemlediler ve kendilerine bir doğru buldular. İlk Çağ’da varlık sebebini su, ateş gibi daha çok görünenler üzerinden temellendirmeye çalıştılar. Orta Çağ’da Tanrı tek ve değişmez ilke olarak koyuldu. Şimdiyse kuantum mekaniğinden, spiritüalizmden bahsediyoruz. “Varlık nedir ve varlığımın sebebi ne?” sorularına cevap bulana kadar o varlık bu dünyadan kopuyor. Yine de felsefe bu sorulara cevap aramaktan asla vazgeçemeyecek bir alan. Çünkü hepimiz -felsefe yapmadığımızı düşünsek de- var olduğumuz için varoluşumuzu sorgularız. Felsefenin en temel işi sorgulamaktır, soru sormaktır. Filozof kalın!

Platon Mağara Alegorisi

Platon kitaplarını diyaloglar halinde aktarır. Çünkü felsefenin diyalektik -tartışma ve düşünme sanatı- ile iş göreceğine inanır. Diyaloglarda ana kahraman Sokrates’tir. ‘Devlet’ adlı kitabında Mağara Alegorisi yine Sokrates’in diyaloğundan anlatılır.

“Yer altında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldayabiliyor ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar.. Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünden görülüyor. Gelip geçen insanlardan kimi konuşuyor, kimi susuyor.. Mahpuslar ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler.. Bu adamlar konuşacak olsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar.. Geçen insanlar konuşunca, mahpuslar bu sesi gölgelerin sesi sanırlar. Bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerden başka bir şey olamaz. Bu adamlardan biri zincirlerini çözer, mağaradan çıkarsa önce ışık ona acı verir. Gözleri alıştıkça gerçek nesneleri görmeye başlar. Ama az önce mağarada gördüğü gölgeler ona daha gerçek gelir. Bu adam geri dönüp diğerlerine gördüklerini anlatsa ona inanmazlar.”

Platon – Devlet

Platon’a göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya vardır. Mağara ‘Görüntüler/Fenomenler Dünyası’nı temsil eder. Bu dünyada her şey kusurludur, sürekli değişim içindedir, sıradan insanların içinde bulunduğu sanı ve yanılsama dünyasıdır. Mağaranın dışındaki dünya ise ‘İdealar Dünyası’dır. Bu dünyada kusursuz, ebedi ve değişmez olan şeyler vardır. Görüntüler Dünyasında bulunan her şey İdealar Dünyasının bir gölgesi, kopyasıdır. Zincirlerini kıran kişi ise bir filozof gibidir, görünüşlerin ötesini görebilir, gerçeğin peşine düşmüştür.

Mağara: Toplum

Zincir: Toplumda bireyi sınırlayan dogmalar, kurallar.

Gölgeler: Toplum tarafından belirlenen sorgulanmamış doğrular.

Zinciri Kıran: Filozof

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: platon-2.png

“Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.”

Sokrates

Descartes Tanrı Kanıtlamaları

Descartes’ın yöntemi şüphe etmektir. İnandığı bütün sistemleri, bilgileri yıkarak yeniden inşa eder. Böylece her şeyden şüphe ederek hakikate ulaşacağını düşünür. Yıkıp inşa ettiği ilk şey kendisidir: “Cogito ergo sum”. Şüphe etmemizin ön koşulu düşünmektir. Öyleyse ben varım ve düşünen bir şeyim.

Tanrı konusunda: Başlangıçta tanrıdan da şüphe eden Descartes -çünkü yöntemi her şeyden şüphe edip hakikate ulaşmaktı- daha sonra “Tanrı ve ruh bilgisinin insan zihninin sahip olabileceği en kesin ve açık bilgiler” olduğunu söyler.

“Sonlu bir varlık olarak olarak sonsuz bir öz tarafından bana verilmedikçe sonsuz bir öz idesine sahip olamam.” Burada söyleneni farklı bir şekilde daha dile getirir; kusurlu olan ben, mükemmel olan Tanrı idesini ancak O, zihnime yerleştirmişse bilebilirim.

Descartes – Meditasyonlar

“Tanrı idesi de kendimle ilgili olan ide gibi, doğuşum, yaratılışımla birlikte doğmuş, benimle birlikte gelmiştir.” “Tanrı olmasaydı, doğam şimdiki gibi olmazdı ve tanrı idesine sahip olamazdım.”

Descartes – Meditasyonlar

1.Kanıtlama: “Tanrının varlığı en azından sayılar ve biçimler üzerine kurulu, matematiksel hakikatler kadar gerçek bir bilgi olarak zihnimde yer alır.”

2.Kanıtlama: Mükemmellik ilkesi. Kusurlu bir varlık olarak mükemmeli biliyor oluşumdan çıkarır.

3.Kanıtlama: Tanrı idesini dış dünya ile oluşturmam mümkün değil -çünkü dış dünyada mükemmellik yok. Bazı fikirler doğuştan gelir. O halde tanrı idesi insan zihninde doğuştan vardır.

Descartes’a göre Tanrı olmasaydı hakikate, kesin bilgiye ulaşamazdık; belirsiz ve şüpheli bilgilere sahip olurduk.

“Açık ve seçik olarak gördüğümüz her şeyin doğru olduğu düşüncesi ancak Tanrı var olduğu, yüce ve yetkin bir varlık olduğu ve her şeyi mutlak anlamda tanrıya borçlu olduğumuz için kesindir.”

Son olarak Tanrı düşüncesine kolayca ulaşamamış olmamızın sebebini, dış dünyanın gerçekleri ve önyargılarımız olarak ele alır.

Cogito Ergo Sum

Descartes ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ yargısına nasıl ulaşmıştı? Günlük hayatta sıkça duyduğumuz bu önermenin altında yatan düşünce nedir?

Descartes Cizvit okulunda eğitim alır. Bir gün okulda öğrendiklerinin doğru olmadığını fark eder. Bu onu her şeyden şüphe etmeye yöneltir. Şüphesinin amacı hakikate ulaşmaktır. Var olduğunu düşündüğü her şeyden tek tek şüphe edemeyeceği için genellemeler yapar, yani ilkelerden şüphe eder. İlk şüphe ettiği duyulur şeylerdir. Çünkü duyular özneldir, bizi yanıltır. Sonra dış dünyanın gerçekliğinden şüphe eder. Çünkü dış dünya duyu verilerine dayalıdır ve yanıltabilir. Bunları bir kenara bırakan Descartes, Tanrı’dan şüphe eder. Ancak bu uzun sürmez.. Tanrı’nın şüphe edilemeyecek bir şey olduğunu, onun bizi yanıltmayacağını söyler. Bizi yanıltan, kuşkuya sebep olan Kötü Cin (diamon)’dir. Descartes’a göre eğer Tanrı olmasaydı şüphe edilecek hiçbir şey olmazdı.

Peki, cogito ergo sum nereden çıktı? Descartes cogito’yu şüphe ediyor oluşunun kendisinde kanıtlar.

“Herhangi bir şey düşünmüşsem kuşkusuz varım… Ben’im, Var’ım önermesi zorunlu olarak doğru ve değişmezdir… Düşünmeye son verseydim, var olmaya da son verirdim. Öyleyse ben düşünen bir şeyim.”

Descartes – meditasyonlar
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın